Soranus Tüp Bebek Merkezi

Dr Serbülent Orhaner

Dr Serbülent Orhaner

1956 Ankara
1979 Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
1979-1980 Ankara Bâlâ ve Kırşehir’de Sağlık Ocağı Hekimliği
1980-1984 Uzmanlık Eğitimi HÜ Tıp Fakültesi Kadın Hst. Ve Doğum AD ANKARA
1984-1990 Kırklareli Devlet Hastanesi Kadın Hst. Ve Doğum Uzmanı KIRKLARELİ
1990-1994 Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hst. Ve Doğum AD, Yard. Doçent EDİRNE
1995-1996 SFA Kadın Sağlığı Merkezi Kadın Hst. Ve Doğum Uzmanı BURSA
1996-1998 Vatan Hastanesi Kadın Hst. Ve Doğum Uzmanı BURSA
1998- SORANUS Kurucu Ortağı ve Sorumlu Müdürü BURSA
2001 İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fak. Kadın Hst. Ve Doğum AD
Üremeye Yardımcı Teknikler Klinisyen Sertifikasyon Eğitimi

Perşembe, 19 Ekim 2017 17:50

Kısırlık Neden Kaynaklıdır?

İnsan üreme sistemi karmaşık bir yapıya sahiptir. Hamile kalabilmek için yumurtlama ve döllenme proseslerinin kusursuz çalışması gerekir.
• Kadının beynindeki hipofiz bezi her ay yumurtalıkları döllenme için bir yumurtayı salıvermesini haber verir.
• Hipofiz hormonları (FSHLH) yumurtalıkları bir yumurta salıvermesi için uyarır. Buna yumurtlama denir. 28 günlük menstural döngünün genellikle 14. gününde gerçekleşir.
• Serbest kalan yumurta fallop tüplere doğru yolculuğuna başlar ve serbest kalmasından itibaren 24 saat içinde döllenebilir. Yumurtlamadan 1 veya 2 gün önce gerçekleşen cinsel ilişki ile gebelik şansı artar. 
• Bu süreçte gebe kalabilmek için, spermin yumurta ile fallop tüplerde buluşması gereklidir. Sperm yumurtayı 72 saat içinde dölleme yetisine sahiptir. Spermin yumurtaya ulaşabilmesi için erkeğin ereksiyon olması ve boşalabilmesi gereklidir. Ayrıca yeterli sayıda, düzgün şekilde ve doğru yönde hareket eden sperme ihtiyaç vardır. 
• Spermin yumurtaya ulaşabilmesi için, kadının sağlıklı bir vajinal ve rahim alanına sahip olması gereklidir. 
• Yumurta döllenirse, rahmin içine yerleşir. 
Bazı çiftler için, bu karmaşık süreçte bir şeyler ters gider ve sonuçta infertilite gerçekleşir. İnfertititenin neden veya nedenleri her iki eşi de ilgilendirebilir:
• Vakaların % 20’sinde infertilite sadece erkek kaynaklıdır.
• Vakaların % 30 – 40’ında infertilite hem erkek hem kadın kaynaklıdır.
• Vakaların % 40 – 50’sinde infertilite sadece kadın kaynaklıdır.

 

Kadınlarda Kısırlık Nedenleri

Yumurtlamada (ovulasyon) meydana gelen bozukluklar: Kadında en sık görülen kısırlık nedenidir.

Tüplerin hasarlı olması: Tüplerin kısmen veya tamamen tıkalı olması sperm ile yumurtanın buluşmasını engelleyerek döllenme ve gebeliği olanaksızlaştırır.

Endometriozis: Endometriozis rahim içini döşeyen dokunun (Endometrium) rahim dışında gelişmesi olarak ifade edilir.

Rahime ait problemler: Rahim(Uterus) içinde myom, polip veya yapışıklı(sineşi) olması.

Doğuştan gelen rahim olmaması veya cocuk gelişimine müsaade etmeyen anomalilerin olması

Rahim ağzındaki yapısal, enfeksiyona ait veya bu bölgedeki salgıyla (mukus) ait bozukluklar kısırlık sebebi olabilir.

Alerjik Nedenler: Alerjik nedenler kısırlık nedeni olabilmekle birlikte teşhisleri ve tedavileri zordur.


Erkeklerde Kısırlık Nedenleri


Sperm üretiminde aksaklıklar: Sperm şekli, sayısı veya hareket kabiliyetindeki zayıflıktan kaynaklanır.

Yapısal Bozukluklar: Spermin üretim yeri olan testislerden dışarı çıkmasını engelleyen tam veya kısmi tıkanıklıklar kısırlık nedeni olabilir.

Çevresel Faktörler: Aşırı sıcakta çalışmak, sürekli oturmak, kimyasal maddeler solumak, kısırlık sebeplerinden bir kaçıdır. Normal yaşamınızdaki faaliyetlerin birçoğu fazla olmasa da kısırlığa neden olabilir, örneğin işinizin stresli olması dahi kısırlığa sebep olabilir. Çocuğu olmayan insanların ilkin yaşam tarzlarında değişiklik yapmaları gerekir. Sigara içiliyorsa bırakılmalıdır. Alkolden uzak durulmalıdır. Sürekli oturulmamalı, sıcakta çalışmamalı ve düzenli ve dengeli beslenilmelidir.


Teknolojinin gelişmesi ile erkek kısırlığı tedavisindeki en son yenilikler sayesinde artık gelişkin spermi olmayan erkeklere de testis dokusundan elde edilen spermleri kullanarak yardım edilebilmektedir. Sperm üretimi defekti varsa MicroTESE operasyonlarıyla sperm testi 'sıfır' çıkan erkeklerin %60’ında yeterli olgun sperm elde edilebilmektedir. Kanal tıkanıklığı olan erkeklerde MicroTESE işlemi ile %100 sperm bulunabilir.
Perşembe, 19 Ekim 2017 16:55

Embriyo Transferi

Tüp bebek tedavilerine başvuran çiftlere tüm prosedürlerin uygulanmasının ardından son olarak transfer işlemi yapılır. Anestezi uygulamasına gerek duyulmayan transfer işlemleri, tedavi alacak hastanın durumuna göre iki, üç ya da beşinci günlerde yapılır.

Transfer uygulaması öncesinde hasta ultrasonografi uygulamasının daha doğru işlemesi açısından dolu bir mesane ile beklemelidir.

Birçok ülkede transfer edilecek embriyo sayısına sınırlama getirilmiş ve çoğul gebelik durumu engellenmeye çalışılmıştır. Günümüzde birçok ülkede transfer edilecek embriyo sayısı en fazla 3 olarak belirlenmiştir.

Embriyo transferinde belirlenen sayı hastanın durumuna bakılarak belirlenir ve bu sayı ortalama 1 ila 3’tür.

Transfer işlemi uygulanan hastalar kendileri için ayrılmış odalarda en fazla 1 saat süreyle istirahat eder ve o gün içerisinde evlerine dönebilirler.

Tedavi uygulayan merkezlerden bazılarının transfer işlemi yapılan hastalara gebelik elde edilen zamana dek istirahat önerdiği bilinmektedir ancak bunu doğrulayan bir veri mevcut değildir. Genel görüş uyarınca hastalar tedavi bitiminin ardından günlük hayatlarına dönebilirler.
Perşembe, 19 Ekim 2017 16:45

Sperm Dondurma İşlemi

Sperm Dondurma” işlemi, ilerleyen zamanlarda gereklilik doğması durumunda spermin kullanılması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Bu gereklilik durumuna, kanser tedavisi gördüğünden dolayı kısırlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınan vakaları örnek olarak verebiliriz.

Sperm dondurma işlemi için başvuran hastalardan öncelikle sperm örneği alınır. Uygun koşullar sağlanmak suretiyle alınan bu örnek, laboratuvarda incelenmesinin ardından bu amaca uygun tüplere dağıtılır. 180 derecelik bir ısıda ve nitrojen içerisinde tutulan örnek, bu şekilde saklanarak korunmaya alınır.

Genelde 5 yıl süreyle korunmaya alınabilen spermler, ihtiyaç belirmesi durumunda çözülme işlemine tabi tutulurlar ve bu işlem sırasında canlı sperm oranı %50 azalmaktadır. Ender olarak görülse de canlı spermin bulunamadığı durumlarla da karşılaşılabilmektedir.
Tüp bebek tedavilerinin uygulanmaya başlandığı günden itibaren birçok umutsuz hastayı çocuk sahibi yapması Dünya üzerinde büyük yankılar oluşturmuş ve birçok insanın da son umut olarak tedavi başvurusu yapması kaçınılmaz olmuştur. Her yeni gün geliştirilen tedaviler, giderek artan tedavi merkezi sayısı ve düşen maliyetlerle birlikte tüp bebek tedavileri günümüzde hem daha başarılı hem de daha kolay ulaşılabilir yöntemler haline gelmiştir.

İlk dönemden itibaren getirdiği yenilik ve umut ışığının yanında, tedaviyle ilgili birçok sorun da meydana gelmiştir. Bunların başında ise tedaviyi ticari emellerine alet etmek isteyen, yanlış yönlendirmelerle insanların yanlış bilgilenmesine ve bazen de düş kırıklığı yaşamasına sebep olan odaklar gelmektedir.

Başta ABD, İngiltere, Fransa ve Avustralya olmak üzere hemen her ülkede yalan yanlış reklamlarla kandırılan insanlar olmuştur. “Kısırlık Sorunu Bitti!”, “Artık sıra Genetik Bebek’te!” benzeri sloganlar dahi kullanılmış, çoğu zaman buna medya organları da alet edilmiştir. Oysa sağduyulu hiçbir merkez ya da doktor hastalara mucize vaat etmemektedir ve bundan sonra da etmeyecektir. Sözünü ettiğimiz ülkelerde öncelikle kontrol mekanizmaları oluşturulmuş ve tedaviyi müsait yerlerde uygulamayan, maddi çıkar gözeten bu türden yerlerin kapatılması için gereken yasalar çıkarılmıştır.

Bu türden durumların oluşmasındaki en büyük faktörler, ilk yıllarda tedavi uygulaması yapan merkez sayısının azlığı ve maddi boyut sebebiyle herkes tarafından ulaşılamaz oluşudur. Merkez sayısı ve konu ile ilgili uzman sayısının da artmasıyla birlikte her geçen yıl tedavi maliyeti düşürülmüş ve daha çok hastaya ulaşılabilmiştir. Türkiye’de ise tüp bebek tedavisi 1988 yılında uygulanmaya başlamış, sözünü ettiğimiz sıkıntılar her daim mevcudiyetini sürdürmüş ve ne yazık ki henüz azalmamıştır. Tedavi merkezi sayısı sadece İstanbul’da 40 civarındadır ve büyük şehirlerde giderek artmaktadır. Umut tacirliği yapan ve maddi çıkar peşinde koşarak insanlara maddi-manevi zarar veren çevreler sorunu, çözülmeyi bekleyen sıkıntıların belki de başında gelmektedir.

Günümüzde tedavi olan hastaların uygun şekilde bilinçlendirilmeleri ve olumlu ya da olumsuz her durum hakkında yeteri ölçüde bilgilenmeleri sağlanmalıdır. Yine günümüzde 1992 yılı öncesine göre daha çok hasta üzerinde başarılı olunmasını sağlayan mikroenjeksiyon yönteminin de %30 oranlarında canlı doğum sağlayabileceği ile biyolojik ve genetik bebek vaat etmediği hususu hastalarca bilinmelidir.

Hastaların maddi ya da manevi şekilde mağdur olmasında tedavi merkezlerinin etkin olduğu söylenebilir. Zira birbiriyle rekabet edebilmek adına bazı Merkezler başarı oranlarını çarpıtabilmekte ve hastaları bu şekilde etkilemeye çalışmaktadır. Hastaların güven duygusuna da zarar veren bu yaklaşıma son verilmeli ve tüm merkezler bu tip tutumlardan vazgeçerek ortak paydada birleşmelidir.

Bütün bu olumsuzluklara neden olan çevrelerin kontrol mekanizmaları tarafından denetlenmeleri ve her türlü istismara karşı korunmaları şarttır. Türkiye’de bu türden sorunların henüz çözülemediğini bir kez daha anımsayacak olursak, gerekli kurumlar aracılığıyla yetkin komisyonlar kurulmasının yarar sağlayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Tabip Odaları ile Türk Jinekoloji Derneği böyle bir yapının oluşturulmasında rol alarak olumlu sonuçlar alınmasını sağlayabilecek kapasitededir.










Çarşamba, 18 Ekim 2017 20:27

Mikroenjeksiyon Yöntemi Nedir?

Basit bir şekilde tanımlayacak olursak, yumurta hücresine tek bir sperm hücresinin bırakılmasıyla döllenme işleminin gerçekleştirildiği yönteme “Mikroenjeksiyon Yöntemi” adı verilmektedir.

Uygulama sırasında yumurtanın sabitlenmesi amacıyla bir pipet kullanılır ve negatif bir basınç oluşturulur. Yine ince bir iğne aracılığıyla sperm yumurta içerisine enjekte edilir ve iki ila üç gün içerisinde meydana gelen döllenmenin ardından yumurta rahime bırakılır…

Mikroenjeksiyon yöntemi erkek faktöründen kaynaklanan kısırlık probleminin çözümünde binlerce kişinin umudu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Geçmişte varikosel ve ilaç tedavilerine rağmen bir türlü olumlu sonuç alınamayan erkek kısırlığı sorunu, mikroenjeksiyon yöntemi ve uygulamaları sayesinde büyük ölçüde çözülebilir duruma gelmiştir.

Sperm sayısı düşük, sperm hareketliliği istenilen seviyede olmayan ve spermlerinde şekil bozukluğu sorunu olduğundan dolayı çocuk sahibi olamayan erkekler, mikroenjeksiyon yöntemi ile bu isteklerine çare bulabilmektedir. Hücre seviyesinde işlem yapılabilen yöntem uygulamalarında bir tek sperm hücresi ile %70 ila %80 oranlarında döllenme başarısına ulaşılabilmektedir.
Çarşamba, 18 Ekim 2017 20:22

Yumurtlama Bozukluğu

Kadınlarda yumurtlama bozukluklarının birçok sebebi vardır. Çoğu zaman tedavi ile gebelik şansını yakalama oranı yükselebiliyor.

Hipogonadtropik hipogonadism adı verilen ve beyinden salgılanıp yumurtlamayı sağlayan eden hormonların yetersiz olmasından kaynaklanan bir durumdur. Tedavisinde beyinden salgılanan hormonların yerine konması gerekir. Tedavi ile yumurtlama sağlanırsa gebelik şansı çok yüksek bir gruptur.

Hipergonadotropik hipogonadism olarak adlandırılan ve yumurtalık içindeki yumurtaların erken tükenmesine bağlı olan durumdur. Halk arasında erken menopoz olarak da bilinir. Çocuk sahibi olabilmek için bilinen bir tedavisi yoktur. Ancak yumurta bağışı ile gebe kalınabilir

Kadınlarda en sık rastlanan hormon bozukluğu polikistik over sendromudur. Polikistik over sendromlu kızlar genellikle şişmandır, tüylenme ve saçlarda dökülme ve sivilceleşme söz konusudur. Genellikle menopoza kadar düzelmeyen bir hastalıktır. Hastalığı ortadan kaldıracak bir tedavi yöntemi yoktur. Tedavi belirtilere yöneliktir. Nedeni tam olarak bilinmez, erkeklik hormonu salgılayan stroma adı verilen tabakanın kalınlaşması ile karakterizedir. Hastanın tedavisindeki en önemli ve birinci basamak kilonun kontrol altına alınması ve kilo verdirilmesidir. Polikistik over sendromlu kadınlar biraz daha zor kilo verirler.


Polikistik over sendromunun bulgularından biri de cilt değişlikleridir. Yani saç dökülmesi, yağlanma, sivilcelenme gibi şikayetlerdir. Bu cilt değişikliklerinin tedavisinde erkeklik hormonlarını baskılayan ilaçlar kullanılması gerekir.

Polikistik over sendromunun diğer bir bulgusu ise yumurtlamanın seyrek veya hiç olmamasına bağlı adet düzensizliği ve gebe kalmanın engellenmesidir. Henüz evlenmemiş veya çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlarda bu adetler doğum kontrol hapları ile düzenlenebilir. Ancak çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarda, yumurtlamayı uyarıcı ilaçların kullanılması gerekir.

Polikistik over
sendromlu kadınlar uzun vadede birkaç yönden risk altındadırlar. Bunlardan bir tanesi kan yağlarının yüksek olmasına bağlı olarak bu kadınlarda ilerleyen yaşlarda koroner damar hastalıklarına yakalanma riskinin normal popülasyona göre çok daha yüksek olmasıdır. Ayrıca polikistik over sendromlu kadınlarda memede ve rahim içi tabakasında kanser oluşumu daha fazla görülmektedir. Ayrıca gebe kaldıklarında yüksek tansiyon ve gebelikteki gizli şekerin ortaya çıkma olasılığı daha yüksektir. Polikistik over sendromlu kadınlarda aynı zamanda menopozdan sonraki dönemlerde şeker hastası olma riski daha yüksektir. Dolayısıyla hastalığın uzun vadeli etkilerinin de göz önüne alınması önemlidir. Bütün bu uzun vadeli riskler kilonun kontrol altına alınması, kilo kaybı ve doğru beslenme ile en aza indirgenebilir.
Cuma, 23 Mart 2012 00:03

Aile Planlaması

Aile planlaması 21.yy. insanının, bilgi çağı insanının izlemesi gereken bir yol, bir anlayış, bir düşünce tarzıdır. O nedenden detaylarının tüm insanlarımız tarafından bilinmesinde büyük yarar olduğu düşüncesindeyim. Bu kavram nüfus planlaması veya doğum kontrolü kavramlarıyla karıştırılmaktadır. Gerek nüfus planlaması, gerek doğum kontrolü insanlara itici gelmekte, alerji yaratmaktadır. O nedenden dolayı nüfus planlamasının yaratmış olduğu bu olumsuz etkiden dolayı aile planlaması gerektiği gibi önemsenmemekte, hak ettiği değeri bulamamaktadır.


Nüfus planlaması, bir ülkenin veya toplumun nüfusunun bazen özendirici, bazen de baskıcı yöntemlerle kontrol altına alınması demektir. Tamamen ekonomik ve politik amaçlarla yapılır. Ülkenin geleceğine yön vermek isteyen güçler, toplumun ve ülkenin nüfus yapısını şekillendirmek amacıyla kendileri için belirli hedefler koyarlar ve insanları da o hedeflere yönlendirmek için zorlarlar. Nüfus planlamasının iki farklı tipi vardır.
•    Pronatalist nüfus planlaması: Burada nüfusu artırmaya yönelik önlemler uygulanır.
•    Antenatalist nüfus planlaması: Nüfus artışını engellemek amaçlanır.


Görüldüğü gibi nüfus planlaması her zaman nüfus artışını engellemeye yönelik olmaz. Nüfus planlaması bazen teşvik tarzında nüfus artışını sağlamaya yönelik olur. Çocuk sahibi olmayı özendirmeye yönelik bazı önlemler alınır. Bazen de bunun tam tersi fazla çocukluları cezalandırmaya yönelik olur. Ama sonuçta nedeni ekonomik ve politiktir.
Belirli bir süre biz ülkemizde de nüfus planlaması uygulandı. Özellikle Kurtuluş savaşı sonrası nüfus artışını sağlamaya yönelik pronatalist politikalar izlendi. 1960 lı yıllardan sonra ise nüfus planlaması tersine antenatalist tarza döndü. Toplumların yakın bellekleri daha güçlü olduğu için, ülkemizde nüfus planlaması denilince Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki nüfus artışını teşvik eden politikalar değil, 1960 lı yıllardan sonra uygulanan antenatelist politikalar gelmektedir. Sonuç olarak nüfus planlaması denilince herkesin aklına sanki nüfusun artırılmasını engelleme gibi bir kavram geliyor.


Aile planlamasının kavramsal olarak nüfus planlamasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aile planlamasında eşler sahip olacakları çocuk sayısına, ne zaman sahip olacaklarına tamamen kendi özgür iradeleriyle karar verirler. Bireyler, bakma ve yetiştirme sorumluluğunu almak ve onları iyi bir insan olarak topluma kazandırma sorumluluğunu üstlenmek koşuluyla istedikleri kadar çocuğa, istedikleri zaman sahip olmalıdırlar. Çocuk istemedikleri zaman da, istenmeyen gebelik korkusundan ve tehlikesinde uzak yaşamalarını sağlamak gerekir. Görüldüğü gibi nüfus planlamasından tamamen farklı bir anlayış olan aile planlamasının bir başka önemli noktası daha vardır. İstedikleri halde çocuk sahibi olamayan eşlere de yardım etmek ve onların çocuk sahibi olabilmelerini sağlamak aile planlamasının vazgeçilmez bir parçasıdır. Bunu sağlamak içinde toplumda ilgili kesimlere gerekli eğitimi ve bilgiyi, gerekli tıbbi desteği vermektir. Görüldüğü gibi aile planlaması nüfus planlamasından tamamen farklıdır. İnsana baskı yoktur. İnsana saygı vardır, insana güven vardır, insanın yapmak istediklerini desteklemek vardır. Çünkü o hayat o insanlarındır. O hayatı nasıl yaşayacaklarını ancak onlar karar verebilir. Bir başka gücün, onların üzerindeki bir gücün onlara bir yaşam tarzı dayatması doğru değildir. Benim kaç tane çocuğum olacak, ne zaman olacak? Bu tamamen bireylerin kendi karar verebilecekleri bir konudur ve aile planlaması bunu desteklemektedir.


Aile planlamasında eşler ne zaman çocuk isteyeceklerine kendileri karar vereceklerdir, ama aynı zamanda gebe kalmak, çocuk sahibi olmak yetişkin bir insan için çok büyük bir sorunluluktur. Yeni bir hayatı dünyaya gelmektedir. Bunun mümkün olduğu kadar en ideal koşullarda gerçekleşmesi gerekir. O nedenden dolayı gebeliği herkesin gebe kalmadan önce muhakkak bir tıbbi incelenmeden geçmesi gerekir. Bu incelemede gebelik sırasında anne ve bebek sağlığı açısından tehlike yaratacak bir tıbbi sorunun erkek veya kadında olup olmadığı değerlendirilmelidir. Eğer bir sorun saptanırsa, önce bu düzeltilip, gebelik daha sonra denenmelidir.


Dolayısıyla aile planlamasında eşler tamamen kendi özgün iradeleriyle nasıl bir yaşam yaşayacaklar, nasıl bir aile oluşturacaklar, kaç çocuk sahibi olacaklar, bu çocuklar ne zaman dünyaya gelecek konularında tamamen kendileri karar verecektir. Burada hiç bir şekilde bir dış gücün müdahalesi söz konusu olmamalıdır. Bu kararı veren insanlara biz hekimler olarak elimizden gelen yardımı yapmalı, onların bu güzel kararlarını destekleyip arzu ettikleri gibi sonlanmasına yardımcı olmalıyız.


Bu çok önemli bir konu ve tekrar vurgulayayım. Kesinlikle gebeliğe niyetlendikleri zaman eşlerin önceden bir kontrolden geçmelerinde ciddi bir fayda vardır. Çocuk sahibi olduktan son

ra da, ikinci veya üçüncü çocuklarını arzu ettikleri zaman arada ne kadar boşluk koymak istiyorlar ona kendileri karar vermelilerdir. Ama bu boşluk koydukları dönemlerde de istenmeyen gebelik korkusu yaşamamak için doğum kontrol dediğimiz yöntemlerden birini kullanmalılardır.


Eğer gebelikler arasındaki süre çok kısa olursa, gerek anne, gerekse de çocuklar birçok sorunla karşılaşır. Bir gebelikten sonra annenin vücudunun tekrar toparlanması ve fizyolojik olarak yeni bir gebeliğe hazırlanması belirli bir süre almaktadır. Özellikle sosyoekonomik olarak sıkıntı yaşayan ailelerde bu süre çok daha kritik olmaktadır. Ekonomik olarak sorunsuz ailelerde, her türlü tıbbi olanak sağlansa dahi, annenin yeni bir gebeliğe hazırlanması en az iki yıllık süre almaktadır. Biraz daha uzun olması daha uygun olur. Eğer bu 2 ve 3 yıllık süreler geçmeden anneler gebe kalırsa anne çok ciddi boyutlarda yıpranmakta, yaşlanmaktadır.

 


Onun dışında sık doğumların çocuklar üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Yeni doğan çocuk büyüyüp, gelişip artık annenin o yoğun bakımına ihtiyacının kalmadığı döneme ulaşmadan, annenin bakımına, ilgisine, sevgisine daha muhtaçken yeni bir kardeş dünyaya getirilirse, bu çocuğa verilen bakım, ilgi, sevgi kaçınılmaz olarak eksilecektir. İlgisiz, sevgisiz, bakımsız çocuk yetiştirmekten başka ailenin bir seçeneği kalmayacaktır. Bu kadar sık doğum yapan ailelerde, bu çocukları yetiştirmenin zorlukları ailenin kendi iç dinamiklerini sarsacaktır. İstenmeyen gebelik korkusu eşleri birbirinden soğutacak. Eşlerin birbirlerine karşı sevgileri, saygıları, ilgileri azalacak, ailenin yaratıcı gücünün boş yere harcanmasına neden olacaktır. Planladıkları gibi yaşayabilseler, güçlerini gerek çocuklarının yetişmesi, gerek ailelerinin gelişmesi açısından çok daha etkin harcayabilecek insanlar bu tedirginlikler, bu korkular içerisinde büyük sıkıntılar çekerek yaşamak durumunda kalacaklardır.


Aile sağlığı bakış açısından annelerin ideal gebe kalacakları zamanlar vardır. 20 yaşından önce ve 35 yaşından sonraki gebelikler hem anneler, hem de bebekler açısından annelikler tehlikelidir. 35 yaşından büyük annelerin gebeliklerinde sakat doğum ihtimali yüksektir. Akciğer, böbrek, kalp hastalığı ve kronik hipertansiyon olan kadınların gebelikleri tehlikeli. Sık doğum yapan annelerin gebelikleri tehlikelidir. Sık doğumlardan sonra anneler kaçınılmaz olarak çocukları erken sütten kesmek zorunda kalıyorlar. Erken sütten kesilen çocuklar beslenme bozukluğu yaşıyorlar. Anne sütü dışındaki beslenme yolları sırasında bağırsak enfeksiyonları ile karşılaşıyorlar. Bunlar çocuğun gelişmesini geciktiriyor. Yapılan çalışmalar çok çocuklu ailelerde arkalara düşen çocuklarda zeka ve okul düzeyi performanslarında düşüklükler gösteriyor. Bunlar daha az ilgi, sevgi görüyorlar. Islah evlerinde yapılan çalışmalarda buradaki çocukların %65'inden fazlasının ailelerinde 6 ve daha fazla çocuk var. Yani biz eğer yetişkinler olarak dünyaya insanların gelmesini istiyorsak ve buna neden oluyorsak bunların sorumluluğunu da almalı ve bunlara güzel bir yaşamda vermeliyiz.


Bu açılardan bakarsak, ihtiyacı olan insanlara bu yardımları vermek onların da bunları almaları bir insani bir haktır. İnsan haklarının en başında gelenlerinden bir tanesi de aile planlaması hizmetlerinden yararlanabilmektir. İçinde bulunduğumuz bilgi çağının insanının izlemesi gereken yolda budur.
Türkiye bu konularda esasında çokta geçte kalmış değildir. Bu konuyla ilgili yasal düzenlemeler 60'lı yıllarda yapıldı. 1965 yılında 557 sayılı bir kanun çıkarıldı. Fakat kanunun adı maalesef yanlış konuldu. Nüfus planlaması hakkında kanun kondu. Halbuki aile planlamasından bahsediliyor. İçeriği tamamen aile planlamasına yönelik ve bu yaygın bir şekilde devletin de desteğiyle, teşvikiyle uygulanmaya başlandı. Anlaşılana kadar ciddi sıkıtılar çekildi. Artık şu an artık toplumumuzun büyük bir kısmı bunun farkına vardı. Özellikle ülkemizin batı kesimlerinde ciddi boyutlarda benimsendi ve uygulanıyor.

Perşembe, 23 Şubat 2012 11:17

Tüp bebek hazırlık aşamaları.

Kadında normal koşullar altında her ay bir yumurta hazırlanır. Eşlerde gebelik şansını azaltan bir neden yoksa, bu bir yumurta ile en fazla %25 gebelik elde edilebilir. Bu gebeliklerin %5'i sağlıklı olmadığı için kaybedilir ve %20 çocuk dünyaya gelir. Biz tüp bebek tedavilerinde gebelik şansı azalmış, sorunlu çiftlerle uğraşıyoruz. Bu nedenle her ay doğal olarak gelişen bir yumurta ile elde edebileceğimiz gebelik oranı bu değerleri aşamaz. Çünkü biz gebelik yaratma potansiyeli azalmış sperm ve yumurtalarla uğraşıyoruz. Bu nedenle gebelik şansını makul bir düzeye getirebilmek için, özel tedavilerle birden fazla yumurta oluşturuyoruz. Kontrollü over hiperstimülasyonu dediğimiz bu tedavilerin birkaç çeşidi vardır. Kadın yaşı, yumurta sayısı ve durumuna göre bunlardan biri seçilir. Bu yöntemlerle geliştirilen yumurtalar döllenmeye uygun hale gelince vücut dışına alınır.

Yumurtaların vücut dışına alınması eskiden laporoskopi denilen bir operasyonla gerçekleştirilirdi. Bu işlem günümüzde bu amaçla çok nadiren kullanılır. Artık günümüzde yumurtaların dışarı alınması ultrason eşliğinde vajina içinden yumurtalıklara girilen bir iğne aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu işlem biraz ağrılıdır. Bu nedenle genellikle genel anestezi ile yapılmaktadır.

Yumurtalar yumurtalıkta follikül adını verdiğimiz sıvı dolu boşluklarda bulunur. Yumurta bu boşluğun bir köşesinde, granulosa hücresi dediğimiz hücrelerle çevrelenmiş halde bulunur. Yumurta ve çevresindeki granulosa hücresine kumulus oophorus adını veriyoruz. Tam yumurtlamaya yakın dönemde kumulus oophorus follikül duvarından ayrılarak follikül sıvısına geçer. Biz yumurta alırken bu follikül sıvısını alıyoruz. Follikül sıvısıyla birlikte kumulus oophorus içindeki yumurta da dışarı alınmış oluyor. Alınan follikül sıvısı hemen laboratuarda incelemeye alınır ve follikül sıvısının içerisinde yumurta aranır. Bulunduğu zaman da ayrılıp başka bir kaba alınır.

Resim 1 de yumurtanın, yumurtalıktan alındığı anda mikroskop altındaki görünümü vardır. Yumurta yoğun bir hücre grubunun ortasında koyu siyah bir bölge olarak görülür. Burası yumurtanın kendisidir. Yumurta insan vücudunun en büyük hücresidir. Çevresinde bizim granulosa hücresi dediğimiz yumurtalığın diğer hücreleri bulunur. Granulosa hücrelerinin yumurtanın yumurtalıkta gelişmesi sırasında çok önemi vardır. Ama vücut dışına alınıp, dölleme sürecine geçilince pek bir önemi kalmaz. Biz mikro enjeksiyon işlemi sırasında yumurta çevresindeki granulosa hücrelerini temizliyoruz. Eğer yumurtaya mikroenjeksiyon yapmayıp klasik tüp bebek yapacak isek o zaman granulosa hücreleriyle kaplı kumulus oophorus halinde kullanıyoruz. Çevresine spermleri yerleştiriyoruz ve kendi kendine döllemesini bekliyoruz. Ama mikroenjeksiyon yapacaksak, bu granulosa hücrelerini yumurtanın etrafından uzaklaştırıp yumurtayı olduğu gibi ortaya çıkarmamız lazım.

Resim 2 de çevresindeki granulosa hücreleri temizlenmiş bir yumurta hücresi görülmektedir. Bu resimde de görüldüğü gibi yumurtanın etrafında kalın bir tabaka vardır. Zona pellucida adını verdiğimiz bu tabaka, yumurtayı bir süre dış etkilerden korur. Glikoprotein yapısındadır. Döllenme sonrası, yumurta bölünerek çoğalırken hücrelerin birbirinden ayrılmasını önler.

Zona pellucida ile yumurta arasında saat 12 hizasında çok ufak, yuvarlak bir hücre daha vardır. Bu hücreye kutup cisimciği diyoruz. Yumurta gelişim aşamasında 46 kromozom içerir. Döllenmeye hazır hale gelince bu kromozomların yarısı, yani 23 tanesi, yumurta dışına atılır. Bunlar kutup cisimciğini oluşturur. Yumurtanın çevresinde kutup cisimciğinin olması, yumurtanın döllenmeye hazır olduğunu gösterir. Kutup cisimciği görülmeyen yumurtalar olgunlaşma sürecini tamamlamamıştır. Bu nedenle döllenemezler. Kutup cisimciği oluşmuş yumurtalara metafaz 2 aşamasına gelmiş yumurta diyoruz. Döllenebilme yeteneğini kazanmış yumurtalar bunlardır. Resim 3 ve 4 de olgunlaşmamış yumurta hücreleri görülmektedir. Tüp bebek işlemi sırasında toplanan yumurtaların bir kısmı bu olgunlaşma sürecini tamamlamamış ve döllenme yeteneği olmayan yumurtalardır.

Mikroenjeksiyon yönteminde gerek döllenme, gerekse de gebelik oranları klasik tüp bebek yöntemine göre daha yüksektir. Bu nedenle Türkiye'deki tüp bebek merkezlerin büyük bir kısmında genellikle mikroenjeksiyon yapılır.

Mikroenjeksiyon işleminden önce spermler meninin içerisinden videoda gösterildiği gibi özel yöntemlerle ayrılır.

 

 

 

 

Daha sonra bu spermlerin en canlı ve sağlıklı olanları alınır, PVP dediğimiz yoğun bir ortama konulur. Bu ortamda sperm hareketleri çok yavaşlar. Ardından bu ortamda spermlerin kuyruğunu kırma işlemi yapılır (aşağıda). Bunun iki amacı vardır.

 

 

 

  • Kuyruk kırılınca sperm hareketi durur. Bu şekilde sperm mikroenjeksiyon pipeti içine uygun bir şekilde alınır (video13).

     

     

  • Daha önemli olanı ise, kuyruk kırma işlemi spermlere yumurtayı dölleme yeteneğini kazandırır. Kuyruk kırılmadan yapılan mikro enjeksiyonlarda döllenme ve gebelik oranları oldukça düşüktür. Bu işlemi o nedenden dolayı yapıyoruz.

Kuyruğu kırıldıktan sonra döllemeye hazır hale gelmiş spermi mikro pipetin içine alıyoruz. Aşağıda mikroenjeksiyon işleminin videoları bulunmaktadır.

 

 

    

 

Videolarda sol tarafta görülen cam pipet yumurtayı sabit, hareketsiz tutmaya yarar. Sağdaki cam pipetin içerisine ise kuyruğu kırılmış spermi alıyoruz. Daha sonra bu pipetle yumurtanın zona pellucida dediğimiz dış kabuğunu ve hücre zarını delerek yumurtanın içine giriyoruz. Yumurtanın içerisine girdikten sonra yumurtanın sitoplazma dediğimiz sıvısından bir miktar pipet içine alıyoruz. Ardından spermle birlikte tekrar geri veriyoruz.

Bu işlemden aşağı yukarı 18 saat sonra döllenmenin olup olmadığına bakıyoruz. Döllenmenin gerçekleştiği yumurta hücresinde iki çekirdek belirir ve ikinci bir kutup cisimciği atılır. Çekirdeklerin biri anneden gelen, diğeri babadan gelen kromozomları içerir. Şekil 5 de döllenmiş bir yumurta hücresi görülmektedir.

Mikroenjeksiyondan yaklaşık 25 saat sonra döllenmiş yumurta bölünerek çoğalmaya başlar. Şekil 6 da ikiye bölünmüş bir yumurta görülmektedir. Bölünme daha sonra da devam eder. Şekil 7 de dörde bölünmüş bir yumurta hücresi görülmektedir. Dış kısımda yine zona pellucida dediğimiz kabuk görülmektedir. Bölünerek çoğalma bundan sonra da devam edecektir. Şekil 8 de sekize bölünmüş bir yumurta hücresi görülmektedir.

Genellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok merkezinde embriyo transferi bu aşamada yapılır. Embriyo transferi sırasında dikkat edilecek bazı noktalar vardır. Elimizdeki embriyolar arasında hangi embriyonun gebelik yaratacağını kesin olarak gösteren bir yöntem maalesef mevcut değil. Sadece gebelik şansı daha yüksek olan embriyoları belirleyebiliyoruz. Ama bu belirleme kesin değildir. Bazen gebelik şansı yüksek gözüken embriyonun aksine gebelik şansı düşük gözüken embriyodan gebelik elde edilebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için birden fazla embriyo transferi yapılabilir. Birden fazla embriyo transferi gebelik oranını artırır, ama önemli bir sakıncası vardır. Çoğul gebeliklere neden olabilir. Bazen transfer edilen embriyoların tümü tutabilir. Özellikle ikiden fazla embriyonun tutunması sonucu oluşan üçüz, dördüz veya daha yukarı sayıdaki çoğul gebelikler hem anne, hem de bebekler için tehlikelidir. Bu tür gebeliklerde düşük ve erken doğum oranı tekiz gebeliklerle kıyaslandığında kabul edilemeyecek kadar yüksektir. Hastalar gebe kalır, ama canlı bebek elde edilemez. Bu nedenle dünyanın hiçbir yerinde artık bu yöntem kabul görmemektedir. Bu durumda yapılabilecek birkaç şey vardır.

  • Transfer edilen embriyo sayısını 3 ile sınırlamak. Eğer transfer edilen embriyoların hepsi tutunursa bunlardan bir veya iki tanesini gebeliğin erken dönemlerinde almak. Fetoredüksiyon denilen bu yöntemi biz kliniğimizde kullandık. Fakat Sağlık Bakanlığı 06.03.2010 yılında bir yönetmelik yayınladı ve bu işlemin uygulanmasını özel durumlar dışında yasakladı.
  • Embriyoların transferini beşinci güne ertelemek bir diğer yöntemdir. Bu yöntemi 2003-2005 arasında bizde uyguladık. Ama sonuçlarından pek memnun kalmadık. Bunun üzerine terk ettik. Türkiye’de bazı klinikler bu yöntemi hala deniyorlar.
  • Az sayıda (bir veya iki) embriyo transfer edip, geri kalan yumurtaları dondurarak saklamak bir başka yaklaşımdır. Eğer transfer edilen yumurtalardan gebelik elde edilemez ise, geri kalan dondurulan yumurtalar çözülerek transfer edilir. Bu yöntemde hem çoğul gebeliklerden kaçınmak, hem de yüksek gebelik oranı elde etmek mümkündür. Bizim genelde tercih ettiğimiz yöntem budur.

Embriyo transferi ağrısız bir işlemdir. O nedenle işlem sırasında anestezi gereği yoktur. Genellikle karından yapılan ultrason eşliğinde gerçekleştirilir. Transferden sonra hastanın 30-60 dakika istirahatını öneriyoruz. Ardından günlük yaşantısına dönebilir. Biz hastanın uzun süreli yatmasının bir faydası olduğuna inanmıyoruz.

 

oophorus

 

Resim 1: Kumulus oophorus içindeki yumurta hücresi

 

 

 

olgun-yumurta

 

Şekil 2: Kumulus oophorus’ta çevre granulosa hücreleri temizlendikten sonraki olgun yumurta hücresi. Saat 11 hizasında kutup cisimciği görülmektedir.

 

 

olgun yumurta

 

Şekil 3: Olgunlaşmasını tamamlamamış yumurta hücresi. Kutup cisimciği yoktur.

 

 

olgunlasmin-yumurta

Şekil 4: Olgunlaşmasını tamamlamamış yumurta hücresi. Kutup cisimciği yoktur

 

hucre-cekirdek

Şekil 5: Döllenmiş yumurta hücresi. Hücre içinde iki çekirdek görülmektedir. Saat 9 civarındada iki kutup cisimciği vardır.

bolunme

 

Şekil 6: İkiye bölünmüş yumurta hücresi

 

dorde-bolunme

Şekil 7: Dörde bölünmüş yumurta hücresi

 

sekize-bolunme

 

Şekil 8: Sekize bölünmüş yumurta hücresi

 

 

 

Tüp Bebek Aşamaları

Aşağıdaki Resimlere Tıklayınız 

 

tüp bebek aşamaları tüp bebek aşamaları tüp bebek aşamaları
tüp bebek aşamaları tüp bebek aşamaları tüp bebek aşamaları
tüp bebek aşamaları

Salı, 24 Ocak 2012 10:27

Hamilelerde Vücuttaki Değişimler.

Gebelik sırasında anne vücudunda bir çok değişiklikler meydana gelmekte ve bu değişiklikler gebeliğin başlamasıyla birlikte başlayıp ilerleyen haftalarla, aylarla birlikte devam ederek, büyüyerek, çeşitlenerek sürmektedir.  Bu değişiklikleri bilmek çok önemlidir çünkü daha önce gebelik olmayan dönemde yaşadıklarından farklı şeyler annenin vücudunda olmaktadır.  Bunların hangilerinin normal, hangilerinin anormal olduğu, ne zaman anne sağlığını tehdit eden bir hastalık tehlikesinin söz konusu olduğunu anlayabilmek için bu doğal değişiklikleri iyi bilmek gerekir.  Bu değişikliklerin bir kısmı gebelik olmayan dönemlerde eğer karşımıza çıkarsa hastalık olarak yorumlanabilir ama gebelikte tamamen normaldir.  Ek olarak bu değişiklikler belirli hastalıkları taklit edebilir, belirli hastalıkları gizleyebilir veyahut belirli hastalıkların şiddetini arttırabilir.  Özellikle annenin bu konuda bilgi sahibi olması çok önemlidir çünkü bir sorun olup olmadığına ilk başta annenin kendisi karar verir.

Kilo alımı: Gebelikte anne vücudunda ortaya çıkan değişimlerin bir kısmı metabolik sistemde olur.  Bunun en belirgin göstergesi anne kilo almasıdır.  Sağlıklı giden gebeliklerde annelerin ortalama 13 kilo civarında kilo aldığını gözlemliyoruz.  Bu ortalama bir değerdir bu değerin 2 kilo altı veya üstüde normal sınırlar içerisindedir yani annenin 11 kilo ile 15 kilo arasında kilo arasında kilo alması normaldir.  11 kilonun altında 15 kilonun üstünde kilo alımların normal sınırlar dışında olduğunu düşünüyoruz.  Özellikle burada üst sınırdan ziyade benim için alt sınır çok daha tehlikeli. Çünkü annenin ideal olarak alması gereken kiloyu almadığı gebeliklerde bebekler sıklıkla gelişme geriliği sorunuyla karşılaşıyor. Annelerin çoğu aşırı kilonun tehlikeli olduğunu düşünürken aslında yetersiz kilo almak özellikle bebek sağlığı açısından çok daha tehlikelidir.
Bu alınan kilolar hangi nedenlerden oluyor diye şöyle bir değerlendirdiğimiz zaman bunun yarıya yakını, hatta bazen daha fazlasının su olduğunu görüyoruz. Gebeliğin son dönemlerinde anne vücudunda yaklaşık 6- 6,5 litre civarında su birikir. Bu suyun aşağı yukarı yarısı, yani 3-3,5 litresi bebeğe ait dokularda bulunur.
• Bebeğin kendisinde.
• Bebeği anneye bağlayan, anne ile ilişki kurmasını, anneden beslenmesini sağlayan bebek vücudunda ortaya çıkan zararlı maddelerin anne tarafından alınıp yok edilmesini sağlayan plasenta dediğimiz organda.
• Birde bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısı dediğimiz bir sıvı var. Bu sıvıdan oluşuyor 3-3.5 litre sıvı.
Geri kalanı ise annenin kendi vücudunda birikiyor. Annenin vücudunda biriken bu suyun önemli bir kısmı annenin kan hacminin artmasından kaynaklanıyor. Gebelik sırasında annenin kan hacmi %40-45 oranında artıyor. Anne vücudundaki biriken suyun önemli bir kısmı burada bulunuyor. Ek olarak hücre dışı sıvı hacminde de artış olur. Hücre dışı sıvısı hücrelerin dış kısmında bulunan ama damar içinde bulunmayan sıvıdır. Sonuç olarak gebeliğin son dönemlerinde anne vücudunda 6-6,5 litre su birikimi oluşur ve bu tamamen doğaldır.

Özellikle hücre dışında biriken su yer çekimine bağlı olarak hareket edebilir. Gebeliğin ilerleyen haftalarında yer çekiminin de etkisiyle günün ilerleyen saatlerinde bacaklara doğru inerek ayaklarda şişliğe neden olur. Ödem diye adlandırdığımız bu ayaklardaki şişlik bazı hastalıklarında belirtisidir. Bu nedenle gebe olmayan bir insanda görüldüğünde, ödemin nedeni muhakkak araştırılmalıdır. Fakat gebeliğin ileri dönemlerinde, günün ilerleyen saatlerinde annelerin büyük bir kısmında doğal olarak gözlenir. Bu nedenden dolayı her bacaklardaki şişliği hastalık olarak yorumlamak doğru değildir. Burada hastalıkla doğal şişliği ayırmanın bazı ölçütleri vardır. Bunlardan bir tanesi, istirahat sonrası patolojik olmayan ödemin kısa bir sürede ortadan kalkmasıdır. Doğal, fizyolojik olan sıvı birikmesine bağlı bacaklardaki şişlik özellikle sabah saatlerinde pek görünmez. Ama patolojik nedenlerle karşımıza çıkan vücuttaki sıvı birikmesi, şişlik, ödem sabah saatlerinde vardır. Gerçek şiddeti azalmakla birlikte sabah saatlerinde de vardır. Ek olarak yine patoloji sıvı birikmesinde vücudun diğer bölgelerinde de şişlik oluyor. Bunu ayırmanın, bunun farkına varmanın en güzel yollarından bir tanesi ellerde şişlik olmasıdır. Ellerde şişlik olduğu zaman yüzük dar gelmeye başlar. Bu normal ile anormali ayırmak için önemli bir kriterdir.
Bunun dışında annelerin vücudunda belirli ciddi miktarlarda protein birikim de olur. Gebeliğin son dönemlerinde annenin vücudunda aşağı yukarı 1000 gram civarında protein birikir. Bunun yine yarıdan fazlası bebeğe aittir. Bebeğin kendisinde, plasenta dediğimiz organda, büyüyen rahimde bulunur. Geriye kalanı da anne vücudunda konumlanıyor. Özellikle annenin kan hacmi artıyor demiştik. Kan iki kısımdan oluşur. Plazma dediğimiz sıvı kısmı ve hücre kısmı. Her iki kısımda gebelikte artar. Özellikle kan hücreleri ciddi miktarda protein içerir. Anneye eklenen proteinin önemli bir kısmı kanda bulunur. Onun dışında meme dokuları yeni süt bezleri yapımı için gelişirken, yine buralarda da belirli bir protein birikimi söz konusudur. Protein metabolizmasında karbonhidratla ve yağlarla bağlantılı olarak şöyle bir önemli nokta vardır. Protein hayatın önemli yapı taşlarından bir tanesi. Dolayısıyla yeteri kadar alınması lazım sağlıklı bir gebelik için. Yalnız alınan proteinin yapı taşı olarak kullanılabilmesi için başka amaçla kullanılmaması gerekir. Proteinler sadece yapı taşı olarak değil, aynı zamanda enerji amacıyla da kullanılır. Eğer anne enerji veren diğer maddeleri yeteri kadar almazsa, yani karbonhidratları ve yağları yeteri kadar almazsa o zaman yapı taşı olarak kullanılması gereken proteinleri enerji amacıyla kullanır. O zaman proteinlerin etkin kullanımı ortadan kalkar. Dolayısıyla proteinleri etkin olarak kullanabilmesi için annenin aşırıya gitmese bile yeterli miktarda karbonhidratı ve yağı alması lazım ki proteinler amaca uygun kullanılabilsin. Gebelere önerilen bazı diyetlerde bu düşünceye son derece ters öneriler bulunabiliyor. Bunların çok yanlış olduğuna inanıyorum
Gebelikte vücudun karbonhidrat kullanımı gebelik öncesi dönemden ciddi farklılıklar gösterir. Gebelerde açlık döneminde kan şekeri gebelik dışındaki döneme göre daha fazla düşme eğilimindedir. Dolayısıyla daha şiddetli bir açlık yaratılır. Buna karşılık yemek yendikten sonra her insanda gözlenen şeker yükselmesi gebelerde gebe olmayanlara göre daha uzun süre devam eder ve şekerin anne dokuları tarafından kullanılması çeşitli mekanizmalarla engellenir. Bunun nedeni bebeğin enerji açısından karbonhidratlara özellikle glukoz denilen şekere ileri derecede bağımlı olmasıdır. Bebekler enerji veren maddeler açısından son derece seçicidirler. Yetişkin insanların enerji elde etmek amacıyla kullandığı bir çok maddeyi kullanamazlar. Özellikle bebek beyni enerji amacıyla sadece glukoz kullanır. Eğer anne glukozu kullanırsa, bebek için yeterli glikoz kalmaz. Bu nedenle gebelik sırasında bebek anne metabolizmasını o şekilde değiştirir ki anne karbonhidratları ve de özellikle glukozu yeteri kadar kullanamaz. Bu bebeğin kullanımına sunulsun diye. Buda doğanın getirdiği değişikliklerden bir tanesi.
Bir diğer önemli nokta yağ metabolizmasında meydana gelen değişiklikler. Annelerde gebelik sırasında yağ dokusunun arttığı herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Buna bağlı bir kilo alma, bir şişmanlama söz konusudur. Kolesterol düzeyleri artıyor. Kolesterol alt guruplarında artmalar var. trigliserit dediğimiz gruplarda artmalar var. Burada da doğanın temel amacı uzamış açlık dönemlerinde veyahut yeterli besin bulunmayan dönemlerde anne ile bebeği bu cins enerji eksikliklerine karşı korumak. Anne ile bebeğinin sigortası onlar. Çünkü günümüzdeki gibi besin maddeleri eskidende çok miktarda yoktu. Devamlı besin temin etmek çok zordu. İnsanların özellikle eski dönemlerinde, eski çağlarda bu koruyucu mekanizma olmasaydı annelerin ve bebeklerin sağlıklı bir şekilde gebelikleri geçirebilmeleri mümkün olmazdı ve insan denilen canlı türü belki bu günlere gelemezdi. Bu değişikliklerin altında progesteron dediğimiz bir hormon yatıyor. Progesteron plasenta tarafından sentezlenen ve salgılanan bir hormon. Progesteron aracılığı ile bebek anne beyninin açlığı algılamasını ve yağları kullanmasını değiştiriyor. Yani dolayısıyla annenin kilo alması çok tehlikeli bir olay değil bence. Doğumdan sonra plasenta ayrılıyor ve progesteron düşmeye başlıyor. Bu dönemden sonra annenin yağ arzusu ortadan kalkıyor ve vücutta yağlarının azaltılması yönünde değişiklikler oluyor.
Birde asit baz dengesinde bazı değişiklikler var. Gebelikte annelerin nefes almaları hızlanır. Bunun sonucunda vücuttan karbondioksit daha etkin atılır. Oksijen daha fazla vücutta bulunur. Buna bağlı olarak vücut sıvılarında hafif baz ortama doğru bir kayma eğilimi görülür. Ama burada esas önemli nokta bebekten karbondioksit ve diğer yan ürünlerin daha etkin olarak uzaklaştırılması ve daha yüksek miktarda oksijen vermektir.

Sonuç olarak dengeli beslenmenin özellikle üzerine basmak istiyorum. Çünkü son yıllarda dengeli, iyi ve sağlıklı beslenmek denildiğinde yağların ve karbonhidratların diyetten çıkartılması, neredeyse yok denilebilecek düzeylere kadar çıkarılması düşünülüyor. Bu doğru değildir. Her besin maddesi yeterli miktarda diyette bulunmalıdır. Hayat sadece proteinle geçmiyor.

Anne ve çocuk sağlığı ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlıdır. Çocuk sağlığı olumsuz yönde etkilendiği zaman, örneğin çocuğun ciddi hastalıkları, ciddi sağlık sorunları ortaya çıktığı zaman annenin sağlıklı kalabilmesi çoğu zaman mümkün değildir. Anne sağlığını kaybettiği zaman da çocuğun sağlıklı kalabilmesi mümkün değildir. Bu nedenden dolayı dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde anne ve çocuk sağlığı birlikte ele alınan kavramlardır. Bizim ülkemizde de böyledir. 1950'li yıllardan itibaren bu soruna ortak bir bakış açısı ile yaklaşılmaktadır. Özellikle 60-70'li yıllardan sonra uygulama alanında daha etkin gelişmeler olmuştur. Fakat hala çözmemiz gereken ciddi sorunlarımız vardır.

Anne ve çocuğun sağlığı niye birbirleriyle bu kadar bağlantılı? Bebek ölümleri ile ilgili, bebek sağlığı ile ilgili çalışmalar şunu gösteriyor. Doğumda veya sonrasında annesini kaybeden yeni doğan çocukların, özellikle az gelişmiş ülkelerde, büyük bir kısmı daha bu yeni doğan dönemini bile atlatamadan kaybedilmektedir. Az gelişmiş ülkelerde bu rakamın %60-70'lerde olduğu ifade ediliyor.  Bunun çeşitli nedenleri vardır. Anne sütü bunlardan biridir. İkincisi toplum organize değildir. Geride kalan bebeğin bakımı ve sağlığıyla anne gibi ilgilenebilecek yakınların olması çok zordur. Bu konuda organize sağlık kuruluşları, kamu destekli kurumlar ortada yok. Dolayısıyla bu çocukların bu çok hassas dönemlerinde bakımları kesin olarak aksıyor. Zaten her türlü olumsuz etkiye, dış etkilere, enfeksiyonlara karşı hassas olduğu dönem. Bunlardan birisiyle karşılaştığı zamanda maalesef kısa sürede hayatını kaybediyor bu yavrular.
Onun dışında yine anne ölümlerinin gerçekleştiği dönemde 5 yaşının altındaki çocukların da daha ileri dönemlere ulaşabilme şansı yine azalıyor. Dolayısıyla anne sağlığı ve bebek sağlığını birbirinden ayırmak hemen hemen mümkün değildir.
Dünyada yılda 500 bin civarında anne ölümü olmaktadır. Rakamlar ağızdan çıkarken çok iyi anlaşılmayabiliyor ne ifade ettiği, ama bunun aşağı yukarı günde her 4 saatte bir kalkan 250-300 yolcu taşıyan bir uçağın devamlı düşmesine benzetebiliriz. Bir başka senaryo aklınıza getirebilirsiniz. Otobüsler kalkıyor 30 dakika aralarla ve bu otobüsler devamlı kaza yapıyor. Kaza sonucunda otobüsün taşıdığı bütün insanlar ölüyor ve bu sürekli olarak devam ediyor. Bu büyük bir trajedi, büyük bir facia. İnsanların dünyanın neresinde olursa olsun bunun karşısında sessiz kalabilmeleri, tepki göstermemeleri, onları çözmeye yönelik önlemler almamaları mümkün değildir. Ama olay anne ölümü olunca, bu durum eski tarihsel dönemlerden beri doğal bir olay olarak algılanmış. Tanrı takdiri olarak düşünülmüş. Bunun sonucunda da bunların üzerine çok fazla gidilmemiş. Ama bence bu ölümler doğal ölüm değil. Tanrı taktiri değil. Bunlar tamamen ecelsiz ölüm. Çok basit önlemlerle ve çok basit toplumsal organizasyonlarla engellenebilecek konular. Akıl kullanılarak önlenilebilecek durumlar. İşte bunlar önlenmiş olsa bu annelerin çocuklarının uğramış olduğu bebek kayıpları da engellenmiş olur.

Bebek kayıpları temelde üç dönemde ortaya çıkıyor.
• Rahim içi dönem,
• Erken yenidoğan dönemi,
• İlk bir yaş içinde.
Rahim içi dönemde ortaya çıkan bebek kayıplarının bir kısmı bebeğin maruz kaldığı doğuştan gelen sakatlıklardan kaynaklanır. Bunların büyük bir kısmına bir şey yapabilmek mümkün değildir. Fakat bu bebeklerin küçümsenmeyecek kadar önemli bir kısmını, gebelik izlemleri sırasında saptamak mümkündür. Bu yolla bu ailelerin ileride telafisi mümkün olmayan acılara maruz kalmaması yönünde önlemler alınabilir.
Rahim içi dönemdeki bebek kayıplarının bir kısmı da erken doğum, anne karnında gelişme geriliği, annedeki hipertansiyon gibi nedenlerden kaynaklanır. Bunlar iyi bir gebelik izlemi ve bakımıyla olumlu sonuçlandırılabilir.
Erken yeni doğan dönemindeki kayıpların büyük bir kısmı gebelik sırasında veya doğum sırasında ortaya çıkan ve bizim komplikasyon adını verdiğimiz istenmeyen olayların sonucu gelişir. Bunların büyük bir kısmı iyi bir gebelik bakımı ve doğumun uygun koşullarda gerçekleştirilmesiyle önlenebilir.
Burada annelere ve ailelere de büyük bir görev düşüyor. Çünkü bu olaylar sadece doğum anıyla ilgili değildir. Gebeliğin başından itibaren başlayıp gebeliğin sonuna kadar ideal koşullara mümkün olduğu kadar yakın sağlık takiplerinin yapılması ve doğumun ideal koşullarda gerçekleştirilmesi gerekir. Eğer aile bu hizmetlere ulaşmada istekli davranmazsa bizim elimizden bir şey gelmez. Doğum sonrası bakımların da ihmal edilmeden gerçekleştirilmesi çok önemlidir.
Doğumdan hemen sonraki erken yeni doğan dönem kayıpları gebelik izlemlerinin ve doğumun gerçekleştiği ortamın kalitesiyle çok yakından ilgilidir.
Ondan sonraki ilk ay bunlara ek olarak çocuk bakımının, anne eğitiminin önem kazanmaya başladığı dönemdir. Enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları ve bunlara bağlı hastalıkların artık yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı dönemdir. Bu dönemde annenin olmaması çok kötü işte o açıdan. Çünkü o çocuğun anlık ihtiyaçlarını başka hiç bir insan anne gibi yerine getiremez. Ardından da 5 yaşa kadar geçen çocukluk dönemi geliyor. Bu dönemde de enfeksiyon hastalıkları en büyük bebek kayıp nedenleri.
Dolayısıyla bebek sağlığının, çocuk sağlığının çağdaş düzeye getirilebilmesi için gebeliğin doğum hekimliğiyle bağlantılı olarak başlaması şarttır. Ek olarak gebeliklerin önce akılcı bir şekilde planlanarak Allah verdi olsun diye değil de, biz çocuk istiyoruz, bir evlat istiyoruz diye daha önceden planlanarak, anne buna hazırlanarak, aile buna hazırlanarak denenmesi gerekir. Gebelik olduktan sonra deneyimli hekimlere ve kurumlara başvurulması, gebeliğin onların gözetiminde götürülmesi gerekir. Doğumlar gelişmiş olanaklara sahip hastane koşullarında gerçekleştirilmelidir. Anne doğum sonu iyi bir bakım almalıdır.
Bu önlemlerle anne ve bebek ölümleriyle ilgili trajedilerin büyük bir kısmı önlenebildiği görülecektir.

Page 1 of 8

Merkezimizden Kareler

İletişim & Adres

Adres: Dikkaldırım Mah. 1. Değirmen Cad. N:22/2A Osmangazi/BURSA

Tel: 0224 232 24 70

Fax: 0224 232 24 75

Email: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Danışma Formu
Acil sorularınız için: 0224 232 24 70
1000 sola karakterler